Dönmem gerek

Dönmem gerek
Photo by Giammarco / Unsplash

Biliyorsun. Dönmem gerek.

Ellerim ceplerimde, saçlarım hala nemli, Londra köprüsünün hemen yanında, otelin arkasına düşen, teknelerin bağlı durduğu, hani etrafında restoranların, kafelerin olduğu o sokağa dönmem gerek. Bir sonbahar akşamında, hafif sarhoş. Aklımda eski bir İrlanda bar şarkısı. Adını dahi unuttuğum herkesi tek tek hatırlayıp, Thames nehrine bırakmalıyım onları.

Dönmem gerek.

La Rambla'da bir akşam. Etrafta bir sürü insan. Plaça Reial'den gitar ve flemenko sesleri yükseliyor. 5 paraya köşedeki çiçekçi kız birkaç meraklıya fal bakarken, arkalarından yanaşan genç delikanlı ustasca cüzdanlarını aşırmanın derdinde.
Cadde boyu renkli vitrinler, sokak satıcıları, eğlenen insanlar, Poliorama tiyatrosunda yeni bir oyun sahneleniyor. Önünde bekleyen uzun bir insan kuyruğu, ellerinde minik çantaları, kırmızı rujları, siyah elbiseleri, güzel kadınlar ve zengin beyefendiler içeri girmek için bekliyorlar.

Erotizim Müzesinin yanından Gotik'e giriyorum. Önümde yürüyen kadının çiçek kokan bir parfümü var. Adımlarım beni katedrale doğru çekiyor.

Dönmem gerek.

Çöl rüzgarları ve bir kum fırtınası şehrin üstünü bir kez daha sarıyor. Güneş kapanıyor. Şehir susuyor. Oysa, daha dün gece The Walk'ta yürüyordum. Bir yanımda Jumeirah ve Basra Kötfezi. Her dilden ve her dinden insanlar, kimi el ele kimi koşuyor, kimi bir kafenin önünde, biraz olsun akşam serinliğini umarak içkisini yudumluyordu.

Dönmem gerek. Ait olmadığım her yere dönmem gerek.


Adam, ırmağı bir akış zannediyor. Ve diyor ki, bir ırmakta bir kez yıkanılır. Oysa, mekan zamandan bağımsız değildi hiçbir zaman. Ne zamana, ne de uzaya sahip olamıyoruz. Irmak bir akış değildir. Çok anlam yüklememek gerek.


Ayakların yere basmalı. Hem de bir çınar kadar sağlam basmalı. İnandığın ve bildiğin şeyler, öylesine bir sabun köpüğü gibi olmamalı. Sarsılmaz gerçeklerin olmak zorunda. Nerede durduğunu, ne yaptığını, ne yapacağını bileceksin. Tutkuyla bileceksin kendini.

Eline aldığın bir taş kadar gerçek olmalı düşüncelerin. Elbet hayaller kuracaksın. Bırak hayallerin hayal kalsınlar. Sen, hayal ile gerçeği ayıracaksın. Ve bir gün göreceksin, yanlız çalıştığın akşamların eseridir hayatın. Ve yalnız çalıştığın emeğinle bir gün kendini, belki senin, belki bir başkasının hayalini yaşarken bulacaksın.

Utanma. Korkmak insancıl bir histir. Bizi var eder. Korkunu yaşa. Hayattan korkuyorum, demeyi bil.


Sana izdüşümsel, çağrışımsal, sanatsal ya da toplumsal, ufuksal, başka bakış açılarıyla, geniş bir pencereyle falan gelemem. Bir diş ağrısı gibidir hayat. Gerçektir, oradadır, kaçamazsın. Hiçbir gerçek üstü düşünce seni bu diş ağrısından kurtarmayacak. Gerçeği kabul etmekten başka bir yol yok arkadaş.


Arthur C. Clarke der ki; "Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic." Peki bu nedir?
Batılı batılda aramayacaksın. Bak anlatayım.

Geleceği görmek istiyorsan, zamandan hızlı giden parçacıkları arayacaksın. Geçmişi görmek istiyorsan, göğe bak. Uzağı duymak istiyorsan, telefon et. Görmek istiyorsan, kameralara bak. Nesneleri zihinle hareket ettirmek için beyin sinyallerini tanıyabilen bilgisayarlar eğit. Zaten yapıldı.

Mucizelere inanmak istiyoran, meydan senin. Ben, mucizeleri elleriyle, tırnaklarıyla, gece yarıları bilgisayar ekranının beyaz ışığıyla, okuyarak, öğrenerek, kodlayarak, tasarlayarak yaratanlar arasında olacağım. Ve göreceksin, eğer doğru yerde duruyorsan, başkaları için mucize görünen şeyleri, yapabiliyor olacaksın.


Hayatta, sahip olamayacağım çok şeyi istiyorum. Biliyorum. Yine de istiyorum. İstemeye de devam edeceğim.


Asla söylememen gereken şeyleri söylediğin zaman başlayacak senin hikayen.