Yazarken
Yazarken (veya okurken) nelere dikkat ediyorum?
Güzel soru. Aslında bu daha çok benim tercihlerim olarak görülebilir, ama yine de ortalama bir kitap okuyucusu için önemli olacağını düşündüğüm konuları bir araya getirmek istedim. Bu liste aynı zamanda bana da bir hatırlatma.
Sanırım her şeyden önce okuma temposuna çok önem veriyorum. Okuma temposuna dair fikirlerimi başka bir yazıda az çok paylaşmıştım. Uzun ve ağdalı paragraflar, uzun anlatımlar, yazarın kendi aklındaki bilgiyi olduğu gibi aktarma çabası okuyucuyu yorar. Okuma hızını yavaşlatır, zihinde bir sessizliğe neden olur. Bunun tersine, diyaloglar, kısa cümleler ve küçük olaylar okumayı hızlandırır. Çünkü bu tür cümleler doğaldır, hayatın doğal akışını takip eder. Bence hikâyenin kayda değer kısmını da bunlar taşır. Okuyucu sürekli ağır kalmayı sevmez, sıkılır. Gözü sayfa numaralarına gider: "Kaç saattir okuyorum, sadece beş sayfa ilerleyebildim," der. Kitap, okuyucunun gözünde büyür. Öte yandan sürekli diyalog ve kısa olay da tempoyu fazla yükseltir ve bu kez tam tersi bir noktada okuyucuyu yormaya başlar. Çünkü diyaloglar ve olaylar tansiyonu yavaş yavaş yükseltir. Belirli bir noktada okuyucu düğümün çözülmesini bekler. Bu ne kadar gecikirse, "Bırak artık konuşmayı da sadede gel" hissi o kadar artar. Matematiksel olarak doğru mu bilmiyorum, ama bence ideal denge her bölüm için 2/3 düz metin, 1/3 diyalog gibi bir şeydir.
Diyalogların da kendi içinde başka bir konusu var tabii. Bence diyaloglar gerçek dünyadan uzaklaşmamalıdır. Kimse karşısındakinin dört paragraflık bir tiradı tek nefeste söylemesine izin vermez; mutlaka araya bir şeyler girer. Bazen kahramanımızın gerçekten bir şeyleri uzun uzun anlatması gerekir. Bu durumda uzun diyalogları küçük olaylarla bölmek daha uygundur. Böylece okuyucu gerçeklikten uzaklaşmaz, sahnenin içinde kalır. Örneğin: "... canım sıkılıyor, nasıl anlatabilirim ki sana bunu?" Eliyle saçını düzeltti. Gözü masadaki bardağa kaydı. "Bak mesela, geçen gün adama dedim ki... Arada küçük olaylar gerekir.
Canımı sıkan bir başka şey de yazarın olayları inatla mantıklı bir zemine oturtma çabasıdır. Özellikle yazar bir icadı, örneğin ışın kılıcını bilimsel olarak açıklama zahmetine girdiğinde can sıkıcı olur. Oturup iki paragraf boyunca ışın kılıcının nasıl çalıştığını, nasıl mümkün olabileceğini ya da uçan arabanın nasıl mümkün olduğunu yazmaya çalışır. Oysa okuyucu bunun mümkün olduğunu zaten kabullenmiştir; izaha gerek yoktur. Başarılı kitaplarda bu tür icatlar sadece vardır. Yazar kendini ispatlama hırsına girmediğinde hikâye daha inandırıcı olur. Onun yerine "göster, anlatma" mantığı daha geçerlidir. Örneğin hikâyenin en can alıcı noktasında ışın kılıcının pili bitebilir, kristali kırılabilir. Okuyucu "Aha, demek ki bu kılıç pilli ve kristalliymiş," der. Buna ayrıca açıklama yapmaya da gerek yoktur. Yazar bir ispat peşinde olmamalı, hikâyeyi olduğu gibi anlatmalıdır. Tüm icatlar, sokaklar, şehirler, gezegenler, hepsi o dünyanın zaten bir parçasıdır. Siz bir roman yazarken arabanın nasıl çalıştığını, motoruna benzinin nasıl gittiğini, benzinin topraktan nasıl çıkarıldığını, eski fosillerden nasıl oluştuğunu yazma ihtiyacı hissediyor musunuz? Hissetmiyorsunuz, çünkü o bizim dünyamızın bir parçası, bizim doğalımız. Uçan arabalar da başka bir dünyanın doğalıdır ve izaha gerek yoktur.
Başka bir konu da ana hikâyeye katkısı olmayan bilgiler ve olaylar. Bir şey yazarken ya da okurken, eğer ana konuyla bir bağı yoksa, hikâyeye katkıda bulunmuyorsa ya da hikâyenin geçtiği sahneyi tamamlamıyorsa, gereksizdir.
Bir de kişisel favorim: Eğer ben yazarken sıkılıyorsam, okuyucu okurken sıkıntıdan kendini boğar. O yüzden yazarken ilerlemeyen, bir türlü devamını getiremediğim, elimin gitmediği, sıkıldığım yerleri siliyorum. Bu bana doğru yolda olmadığımı gösteriyor.
Notlarım bu kadar. Belki bir ara güncellerim. Teşekkürler!